Kayıtlar

Eksik

​ Önceden “aşk öldü” diyordum, şimdi fark ettiğim şey daha garip, sanki sevmek yük olmuş. İnsanları sevmek, bağ kurmak, heves etmek… hepsi ağır gelmeye başlamış. Hayal kırıklığına uğramayalım diye arkadaş bile edinmeyen bir hale gelmişiz. Kimseye bağlanmadan, hiçbir yere ait hissetmeden, film karakteri gibi geçip gidiyoruz sokaklardan, köylerden, hayatın içinden. Ve en tuhafı, bu sadece benim çevrem değilmiş gibi geliyor. Sanki herkes aynı yerden yorulmuş, aynı yerden vazgeçmiş. Kimse yüksek sesle söylemiyor ama içten içe hepimiz biraz bırakmışız gibi. Yeni bir şey başlayınca heyecanlanmak yerine geriliyoruz, hatta bazen üzülüyoruz. O eski coşku yok gibi. Belki de fazla farkında olmak yoruyor insanı. Her şeyi bilmek, her ihtimali düşünmek… iyi bir şey sanıyorduk ama değilmiş. İnsan bazen bilmeden de sevebiliyormuş, bilmeden daha güzel oluyormuş bazı şeyler. Ama yine de içimde bir yer inat ediyor. Hâlâ vardır diyor o insanlar. Sabah umutla kalkan, bir şarkıyı bağıra bağıra söyley...

Çıkar ilişkileri

​ Son günlerde Türkiye, büyük bir medya kanalında yer alan bir haberle çalkalanıyor. Haberin içeriği bende tek bir soru işareti yarattı: çıkar ilişkileri ve seks. Toplumumuzda belki de dünyanın varoluşundan beri var olan cinselliğin araçsallığı, acaba ne kadar içselleştirilmiş durumda? Burada doğru ve yanlış derken kastettiğim şey yalnızca cinselliği merkeze alan ilişkiler değil. Bir tanıdığın tanıdığını işe yerleştirmesi, “şu kardeşim benim yanımda çalışsın” diyerek açılan kapılar da aynı çıkar ilişkilerinin parçası. Bunlar da araçsal ilişkiler. Sadece daha tanıdık, daha meşru ve bu yüzden daha az sorgulanan hâlleri. Hepimiz bazı şeyleri biliyoruz. Birine telefon açılır, ses kısılır. “Aslında böyle olmasını istemezdim ama” diye başlayan cümleler kurulur ve birine iş bulunur. Kimse bunu ahlaksızlık olarak görmez. Çünkü bu hikâyede kimse kötü değildir, sadece yardımseverdir. Biz bu ilişkilere yardım deriz, destek deriz. Çıkar ilişkisi dediğimiz şey hep başkalarının başına gelir. B...

Öteki nedir?

Kabaca söylemek gerekirse öteki, bir grubun kendini tanımlarken dışarıda bıraktığı kişidir. Farklılığıyla varlığı kabul edilse de eşitliği çoğunlukla reddedilir. Daha sade bir dille ifade etmek gerekirse, öteki bize benzemeyendir. Geçen gün bir arkadaşımın yanına uğradım. Sohbet sırasında yaşadığımız şehirdeki üniversite öğrencilerinin dolmuş paralarının fazlalığından yakındım. Tam o sırada biri bana dönüp, “Sen üniversite öğrencisi misin, niye bu kadar itiraz ediyorsun?” dedi. Ben de şöyle cevap verdim: “Birilerini anlamak için onlardan olmak zorunda değiliz.” Bu söz ağzımdan çıkarken aslında kendime de bir soru sormuş oldum: Gerçekten de birini anlayabilmek için onun yaşadığı sıkıntılardan geçmek mi gerekir? Aynı yolları yürümek, aynı yükleri taşımak şart mıdır? Yoksa empati dediğimiz şey, tam da o yükü taşımadan da yanında olabilmek değil midir? Okuduğum lise devlet parasız yatılıydı; bu yüzden Türkiye’nin dört bir yanından, özellikle de Doğu Anadolu’dan öğrenciler gelirdi. İlk bakı...

Platonik Aşkın Tarihçesi

Aslında bu yazıyı yazmak hiç aklıma gelmiyordu ama bir arkadaşım büyük bir aşk acısı içerisindeydi. Üstelik öyle bir acı ki, ezelden başlamış, sonsuza kadar sürecek türden bir platonik aşk. Platon’dan Günümüze Ben dershanede, Platon’u anlatmadan önce derse ilgi çekmek için platonik aşkın tarihçesini anlatırdım. “Platonik aşk Platon’dan geliyor, biliyor muydunuz?” dediğimde gözlerde bir anlık parıltı olurdu. Antik Yunan’da aşk anlayışı bugünkünden farklıydı. Erkekler eğitim için bir araya gelir, öğrencilik–öğretmenlik ilişkisi ve erkekler arası yakınlık yaygındı. Kadınlar eğitim hayatında yer almadığı için aşk çoğu zaman erkekler arasında yaşanıyordu. Bu yüzden Platon’un aşkı anlatırken verdiği örnekler genellikle erkek figürler üzerinden oluyordu. Bazıları “platonik aşk aslında eşcinsel bir karşılıksız aşktır” diyor. Ama kavramın bugünkü anlamıyla tek taraflı aşk hâline gelmesi çok daha sonra, Rönesans’ta gerçekleşiyor. Platon’un kastettiği aşk, gizli veya karşılıksız aşk değildi. Onun...

Adolescence dizisi

Adolescence dizisini izlediniz mi bilmiyorum ama izlemelisiniz. Türkçeye “Ergenlik” denmiş ve gençlerin çağımızda yaşadığı zorbalığı, hatta cinayete kadar giden süreci anlatıyor. Ama dizi bir yana, kendi deneyimlerime bakınca bunun çok gerçek olduğunu görüyorum. Bir video izlemiştim, biri demişti ki: “Bizim zamanımızda çocuklar böyle değildi.” Hâlâ bunu duyunca içim burkuluyor. Hayır, vardı. Şiddet bir anda ortaya çıkmıyor. Zorbalık yeni bir şey değil, sadece teknolojiyle artık görünür hâle geldi. Çocuklar evden, okuldan, sokaktan etkileniyor. Ben bunu çok iyi biliyorum. Sadece bakmıştım, hiçbir şey yapmamıştım; ama kendimden büyük bir kız, günlerce dayakla beni korkuttu. Taciz edilen çocuk sustu. Babasından azar işiten çocuk sustu. Öğretmeninden dayak yiyen çocuk sustu… Bugün teknolojiyle birlikte bu sessizlik görünür oldu. Ama mesele şiddetin yeni oluşu değil, sessizliğin kırılması. O çocuklar büyüdü, anne baba oldu. Bazıları kendi çocuklarına aynı şiddeti uyguladı, bazıları ise kura...

Sanal zımbırtı

“Dış görünüşe aşırı önem verildiği bir dönemdeyiz, evet… ama neden hâlâ artarak devam eden şey sanal seks?” Her şey görsellik üzerine kurulu. Filtreler, pozlar, estetikler, oran-orantılar… Hepimiz “görünür” olma peşindeyiz. Ama işin tuhafı şu: İnsanlar artık dokunmadan, göz göze gelmeden, hatta gerçek bir fotoğraf bile paylaşmadan birbirine arzulanabilir hale geliyor. Garip mi? Belki. Ama aynı zamanda çok tanıdık. Çünkü sahaya çıkmadan yapılan bir idman gibi bu. Düşünsene, ruhların karşılıklı olarak birbirini hissederek yazıya döktüğü bir sevişme türü bu. Gerçeğinden uzun sürüyor bazen. Daha yoğun, daha kontrol edilebilir. Üstelik bol bol fantezi ve feyiz içeriyor. Neyin mümkün olduğunu, neyin sadece kafanda döndüğünü görüyorsun. Kimi için bir kaçış, kimi için bir deneyim, kimi için de bir özgürlük alanı. Belki de ilk kez biri tarafından sadece arzulanmak değil, “duyulmak” da hoşlarına gidiyor. Kontrol tamamen sende çünkü. İstediğin kadar yakınlaşıyor, istemediğinde kapatıyorsun ekranı...

Olmam Gereken Yer Neresi?

Ben kimim? Nasıl biriyim? İnsanlar nasıl? Biz niye varız? Bazen bu soruların cevabını arıyorum, bazen de pes ediyorum. Bulduğumu sandığımda ise aklıma bir soru daha geliyor: Ya bir gün aklımda sorular kalmazsa? Sanki o zaman eksilecekmişim gibi. Belki de bu yüzden hep bir “olmam gereken yer” arıyorum. Hayatta gözlerimi açtığım o ilk yer mi orası? Yoksa çocukken hayalini kurduğum süslü, masalsı yer mi? Biraz büyüyünce kafamda çizdiğim o “gerçek” mi? İlk kez aşık olduğumda, onunla gitmeyi hayal ettiğim o yer olabilir mi? Mesleğimi seçtiğimde kurduğum, kendimce sağlam sandığım o dünya mı? Yoksa evlenip bir aile kurduğumda, “tamam işte, artık geldim” dediğim yer mi? Ve tuhaf bir şekilde… Kafamın içinde hâlâ bir yere gideceğim, oraya ait olacağım ve orada sonsuza kadar mutlu yaşayacağım düşüncesi var. Bu yaşta bile. Bir yanım bu hayali bırakmak istemiyor; diğer yanım bunun gerçek olmadığını biliyor. Bu serüvende fark ettim ki hayata hep amaçlar koyuyoruz. Bir üniversite kazanmak, bir meslek...